Thursday, July 27, 2006

Düşündükleri karşısında.


Bir masanın boş sandalyeler ile kurduğu düzene vücutlarıyla katılmış insanlar. Bazılarına bakamadı bile, göz göze gelişlerdeki yabancılığının nedenlerini düşündü. Kabul edilişinin sancılı ilk aşamaları olmalıydı. İnsanların onu sevmesi gerektiği yanlışından döneli çoklardan bir düzine tarihe gömülmüştü, ama o dönüşün sertliği hala aklındaydı.
Tatil kokan sevgilisinin dudaklarındaki ada tuzunu, tüm acılığıyla, tüm acılarıyla kurutmak istedi o an.
Ve damlalarda kayarak uzaklaşmak…
Ne kadar güzel olurdu sırtını döndüğü dünyaya tilki kuyruğunu sallayıp, “sen kazandın” diyebilmek. Hırs değildi bu, hüzündü.
Olması gerekenlerin zamanın “hışmına” uğraması… Saatlerden alamadığı, çalamadığı saniyelerin hıncıyla ruhu ağırlaştı.
“Üzülüyorum” diyebildi, üzgündü.
“Gidiyorum” diyebildi ve gitti.
Gitmeliydi peşinden. Kendi zamanında, kendi buzlarının arasında erimeliydi, bembeyaz. Tabiri bariz acıların ruhundan kestiği şekilsiz parçayı uzaklara fırlatamadığı sürece rahat edemeyeceğini biliyordu. Değiştiğinin farkındaydı. Farkındaydı ki insanlardan almak istediği hiçbir şey yoktu. Alacaklarını yazdığı veresiye defterini, insan tezgâhlarının açıldığı o karanlık gün yırtıp atmıştı. Yalnızlığını, patlayan bir balonun uçmakla düşmek arasında kaldığı o kapanış sahnesinde gözlerinin önüne getirdi. Yalnızdı.
Kalbini hayat çizgisine doladığı insanı düşündü. Düşüydü geleceğin çim hızında büyüyen umutları. Onsuz geçecek dakikaların saati var mıydı kolunda. Tabi ki vardı, olmalıydı.
Sevmek, kumunda tohum aramaya benziyordu. Tohumu bulunca yağmuru beklemeliydi insan. Damla damla biriktirmeliydi gözyaşlarını, özenmeliydi uzaktaki gri bulutlara.
Bırakmalıydı onu serin damlalarla baş başa…
Ve düşündükleri karşısında…

Düşündükleri karşısında neler hissettiğini, bir daha hatırlanmayacak sayfalara yazıp, gerektiğinde yırtıp atabilmek için sakladı.

0 Comments:

Post a Comment

<< Home